Sofia’dan Plovdiv’e: Bulgaristan’ın İki Farklı Yüzünde Bir Yolculuk
Başkent Sofia’nın hareketli caddelerinden Plovdiv’in zamana meydan okuyan taş sokaklarına uzanan; tarih, doğa, lezzet ve kişisel izlerle dolu bir Bulgaristan rotası.
Geçerli Schengen vizem varken yakın ve bütçe dostu bir ülkeye gitme fikri bir süredir aklımdaydı. Uçak bileti için geç kalınca Sofia’ya otobüsle gitmek en uygun seçenek hâline geldi. Türkiye’den Bulgaristan’a her gün karşılıklı seferler düzenlenmesi de yolculuğu kolaylaştırıyordu. Gidiş-dönüş biletimi 40 avroya Alpar Turizm’den aldım ve tek başıma kısa ama anlamlı bir yolculuğa çıktım.
Bulgaristan bana her zaman tanıdık ve sıcak gelmiştir. Belki de bunun nedeni, ailemin 93 Harbi döneminde Sofia’dan göç etmiş olmasıdır. Yıllardır aile köklerimin izlerini ve Türk-Bulgar kültürü arasındaki ortak ayrıntıları merak ediyordum. Bu yolculukta yalnızca yeni şehirler görmek değil; sokakları, insanları, mimariyi ve geçmişten bugüne taşınan kültürel bağları gözlemlemek istiyordum.
Tarih boyunca farklı adlarla anılan Sofia, bugün geçmişin katmanlarını modern şehir yaşamıyla birlikte taşıyan canlı bir başkent. Şehre girer girmez geniş bulvarlar, raylı sistemler ve Sovyet döneminden kalan mimari dikkat çekiyor. Birkaç adım sonra Roma kalıntıları, Osmanlı izleri, Ortodoks kiliseleri ve çağdaş yapılar aynı manzaranın parçası hâline geliyor.
Sofia’yı keşfetmeye altın kubbeleriyle şehrin simgesi olan Alexander Nevsky Katedrali’nden başlamak iyi bir seçim. Yakındaki Saint Sofia Kilisesi kentin tarihine ışık tutarken, zarif mimarisiyle Rus Kilisesi rotanın en etkileyici duraklarından birini oluşturuyor. Merkeze doğru ilerlediğinizde modern şehrin altında yaşamaya devam eden Serdika Antik Kenti ile karşılaşıyorsunuz. Roma kalıntılarının metro istasyonları ve meydanlarla iç içe olması, Sofia’nın farklı çağları nasıl doğal biçimde bir arada tuttuğunu gösteriyor.
Şehrin çok kültürlü yapısını tamamlayan önemli yapılardan biri de Banya Bashi Camii. Sofia sokaklarında dolaşırken Osmanlı döneminden kalan izlere, ortak mutfak alışkanlıklarına ve iki dil arasında yüzyıllar içinde taşınmış kelimelere rastlamak mümkün. Bu tanıdık ayrıntılar, şehri yabancı bir başkentten çok geçmişle yeniden kurulan bir bağ gibi hissettiriyor.
Günün ilerleyen saatlerinde rota doğal olarak Vitosha Boulevard’a uzanıyor. Mağazalar, kafeler ve restoranlarla çevrili bu yaya caddesi, Sofia’nın günlük ritmini izlemek için ideal. Bir kahve molasının ardından kavurma, banitsa, Shopska salatası ve lyutenitsa gibi Bulgar mutfağının sevilen lezzetleri denenebilir; akşam ise yerel şarap veya rakia eşliğinde tamamlanabilir.
Sofia’yı özel kılan ayrıntılardan biri, hareketli şehir merkezinden kısa sürede doğaya ulaşabilmek. Vitosha Dağı; orman yolları, yürüyüş parkurları, manzara noktaları ve dağ restoranlarıyla başkentin temposuna ferah bir ara veriyor. Sabah saatlerini doğada geçirip öğleden sonra yeniden şehir merkezine dönmek mümkün.
Gün batımından sonra Sofia başka bir karaktere bürünüyor. Vitosha Boulevard çevresindeki restoranlar, kokteyl barları, canlı müzik mekânları ve kulüpler hareketleniyor. Tarihî yapıları ve doğası kadar gece yaşamıyla da öne çıkan şehir, farklı ilgi alanlarına hitap eden enerjik bir atmosfer sunuyor.
Sofia’nın büyük şehir ritminden sonra Plovdiv’e varmak, zamanı biraz yavaşlatmak gibi. Binlerce yıllık geçmişiyle Avrupa’nın en eski sürekli yerleşimlerinden biri kabul edilen kentte, yapılacak en güzel şeylerden biri haritayı bir süreliğine kapatıp sokakların sizi yönlendirmesine izin vermek.
Old Town boyunca uzanan taş yollar, cumbalı tarihî evler, küçük avlular, sanat galerileri ve sakin sokaklar Plovdiv’in karakterini adım adım ortaya çıkarıyor. Şehrin yüksek noktalarından Nebet Tepe, özellikle gün batımında Plovdiv’i seyretmek için ideal bir durak.
Kentin en etkileyici yapılarından Philippopolis Antik Tiyatrosu, Roma döneminden günümüze ulaşan görkemli bir miras. Yaklaşık iki bin yıl önce seyircileri ağırlayan bu sahnenin bugün hâlâ konserlere ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapması, Plovdiv’de geçmiş ile bugünün nasıl iç içe yaşadığını gösteriyor.
Plovdiv’in çağdaş yüzünü keşfetmek için Kapana Creative District’e uğramak gerekiyor. Bir zamanlar zanaatkârların çalıştığı bu labirent biçimindeki mahalle; bugün renkli cepheleri, grafitileri, tasarım dükkânları, sanat atölyeleri, kafeleri ve küçük restoranlarıyla şehrin yaratıcı merkezine dönüşmüş durumda.
Kapana gündüz saatlerinde keyifli bir keşif alanı; ancak mahalle asıl dönüşümünü akşam yaşıyor. Yerel şaraplar, Bulgar mutfağı, canlı müzik ve samimi barlar aynı sokaklarda buluşuyor. Plovdiv gecesi Sofia’ya göre daha küçük ölçekli ve daha bohem; bu nedenle ziyaretçiye kısa sürede şehrin bir parçasıymış hissi veriyor.
Sofia ve Plovdiv birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı. Anıtsal yapılar, yoğun şehir yaşamı, alışveriş, konserler ve doğaya kolay erişim arayanlar Sofia’da daha fazla zaman geçirmek isteyebilir. Antik kalıntılar, sanat, şarap, tarihî evler ve sakin sokaklar ilginizi çekiyorsa Plovdiv rotanın en unutulmaz bölümüne dönüşebilir.
Üç günlük bir programda ilk gün Sofia’nın tarihî merkezini ve akşam yaşamını keşfedebilir, ikinci günün bir bölümünü Vitosha Dağı’na ayırabilir, ardından Plovdiv’e geçerek Old Town, Antik Tiyatro, Nebet Tepe ve Kapana’yı gezebilirsiniz. Daha sakin bir tempo için bu rotayı dört güne yaymak, iki şehri de acele etmeden yaşamanızı sağlar.
Bu yolculuk benim için yalnızca yeni yerler görmekten ibaret değildi. Sofia’nın sokaklarında aile geçmişimin ve ortak kültürün izlerini ararken, Plovdiv’de zamanın içinde yürüyormuş gibi hissettim. Bir şehir geniş caddeleri, hareketli geceleri ve dağ manzaralarıyla bugünü anlatırken; diğeri taş sokaklarında binlerce yıllık hikâyeleri saklıyordu.
Bulgaristan’ı gerçekten tanımak için Sofia’nın ritmini, Vitosha’nın nefesini ve Plovdiv’in ruhunu aynı yolculukta yaşamak gerekiyor.